16 Ekim 2017 Pazartesi

Yeni haberler

Uzun zaman olmuş, bu 2. uzun aralığımız. Bu arada neler oldu? Fazla bir şey yok aslında.

2-3 senedir bizim muhabet kuşumuz yanlız kaldı diye ablam meleğimin kuşunu da bizim evde misafir etmiştik. Minik hanım 11 yaşındaydı, daha o sabah ablam geldiğinde kahve içerken bizim Zühtü ile kahve yanı suyunda banyo yaptılar, uçtular hiç bir sorun yok gibiydi. Hafta sonu görümcemler gelmişti. Görümcemin eşi "Bu kuş hasta" dedi, çok kabarıyormuş. Bu kabarma işini hep yaptığından üstünde durmadık. Sonra ablam meleğim gelince Minik'le öpüşüp koklaştılar. Ablam  mutfağa gidince bir an Minik'i yerde yatar gördüm. Hemen ablama seslendim, baktık, ölmüştü ama daha sıcaktı. Sonra İdoş okuldan geldi, o da veda etti Minik'e ve kapıcımıza arka bahçeye gömmesi için teslim ettik. Ertesi gün Derviş'im yeni bir hatun kuş getirdi. Acaba alışırlar mı, birbirlerini severler mi derken işte sonuç;




 Serseri nasıl yaptıysa kafesten firar edip evi tanıdı, en sonunda Zühtü ile aynı kafesi paylaştılar. Ortalık süt liman, İdil çok mutlu, bizde öyle.. Hoşgeldin Limon.



8 Eylül 2017 Cuma

Ön-ergen adamı yay gibi geren

Efendimm, bizim zamanımızda biz ergenlik bilmezdik, kimse de bilmezdi. Sıkıysa annene karşı gel, itiraz et. Annem beş kardeşi verirdi, terlik falan kullanmazdı. Elinin beş parmağıyla okşardı. Bir şey söylerse "1 dk" diyemezdin, "1 dakika yoook, gülyüz deyince- ablam, ayşen deyince son hece bitmeden yanımda biteceksimiz" derdi.
Ablam da ben de ilkokula başlayınca bütün bulaşık işini dönüşümlü yapmaya başladık. Makina falan nerdeee?
Evin tüm temizliği bize aitti. Annem sadece çamaşır ve yemeği yapardı, bize yemek dışında herşeyi öğretti. Bir de manyak titizdi, 4 bezle 2 ayrı kova ile cam silinirdi. Çerçeveler ayrı kovadaki suıyla, iç camın kovası ayrı, önce içten ayrı bezle silinir, dıştan ayrı bezle silinirdi, iç cam bezini dış cama süremezdin. Dış cam da aynı böyle her camda su değiştirilirdi. İlk taşındığımız zaman  tüm  odalar marley denen bir yer kaplaması ile döşeliydi. Banyo ise eski taşlarla döşeliydi. Bu marleyleri o zaman cif benzeri "vim" diye bir temizlik maddesi ile metal bulaşık teliyle temizlenirdi. Bu vim sıvı değil, pütürlü bir şeydi. Habire "vim"le tellenirdi. Banyo ise arap sabunu ile plastik sert ince kıllı fırçayla temizlenirdi.
Ablamı sabah temizlik yapsın diye öğlenci yazdırırdı. O zaman pimapen diye bir şey yoktu, tahta pencereler vardı. Bu pencerelerin arasında ince bir aralık vardı ve bu aralığa bezin ucunu kıvırıp öyle temizletirdi. Biz cam silerken o da içerden " püf püf" diye sesli sesli üflerdi.
O zaman perde olarak jaluzi denen şimdinin stor perdesine benzer, plastik sert şerit şerit bir perde vardı. O jaluzelerin başı ve sonundan delinmiş, aradan perdeyi açan-kapayan ve kaldırıp-indiren iki ip vardı. O iplerin arasını sildik mi diye parmağını sürerdi.
Çalışmaya başladığım zaman kadın tutup bu mütena görevi devrettim. Fakat bizim hatun kadınları çıldırtıp kaçırttı. Yaşlanınca bu titizlik o kadar sert olmadığından kadınları kaçırtmadı.
Böyle bir annenin kızı olarak temizlikten nefret ettim.
Başak burcu gibi gıcık bir burcun insanı olarak her şeyin yerinde olması, yerinde olmayan şeyi derhal kaldırılıp yerine konması gibi isteklerim var. Tabii istekler-gerçekler zıt oldu.
Mesela plastik kapaklı kutular aldım.. Barbie evi kutusu ayrı, Barbie mobilyaları kutusu ayrı, Barbie bebeklerin kutusu ayrı, bebek elbiseleri kutusu ayrı, bebeklerin ayakkabı-çanta kutusu ayrı, Monster High bebekleri ayrı kutuda, elbise- ayakkabıları ayrı kutuda çünü Monster High bebeklerinin vücut ve ayakları Barbie'lerden daha farklı ölçülerde, dolayısı ile onun kıyafet /ayakkabısı öbürüne olmuyor.
Kitaplar serisine göre sıralı olmalı. Kıyafetler temizse katlanıp dolaba konmalı. Diyeceksiniz ki "sen annenden daha manyaksın". Evet manyağım ama bu işleri bizim İdil yapar mı? ASLAAA.
Periyodik aralıklarla o kutular açılır, her seferinde karman çorman karışmıştır. Kutuları tekrar toplarız. Biz 30 parça koyduysak kutuya, İdoş yarı oynar yarı toplar belki 2-3 eşya atardı kutuya.
Tabii doğduğundan beri evde yatılı kadın var. Emekli olana dek 5.5 yıl bakıcısı vardı, sonraki 1 yıl ben evdeydim. Sonra kanser geldi ve anne neredeyse yatalak olunca gene 2-3 senedir evde yatılı yardımcı var. İlk bakıcısı ben işe başladığımdan 2.5 aylıktan 5.5 yaşına kadar gündüz full ona baktığından İdoş hanımı bebek gibi pohpohladı, yemeğini o yedirdi, her şeyi bakıcı topladı, kaldırdı. Hala hafta da bir gün geldiğinde İdoş'u yediriyor. Diyorum ki "Ya, mümkün olsaydı kızın yerine sen tuvalete gidersin kız yorulmasın diye"
Ablam da diyor ki "Kızım, çocuk doğduğundan beri evde yardımcı var, arkasını o topluyor. Şimdi ki hanım da İdil'in totosunu kaldırmadığından sabrı kalmayıp kendi topluyor.
Kızım yay burcu, kurallardan KAT'İ surette hoşlanmıyor, morali okyanus dalgası modelinde, saniyesinde metrelerce yükseliyor, saniyesinde yerle yeksan oluyor. Babaannesi gibi anında gözyaşları döke döke ağlıyor. Bir şey istediğimizde "1 dk" diyor, 10 dk oluyor hatun yerinden kalkmıyor, "hadi hadi" diye diye içim çıkıyor. Tatilde diye Barbie evini salona kurmasına izin verdim ve en az 2 hafta yerinden kaldırmadan beklettim.
"Hadi toplayalım" dedim, yine kutular boşaltı, ayrıldı, kutulara kondu. Yaşına göre küçük kalan oyuncaklar ihtiyaç sahibi 3 çocuğa yollandı. 2-3 gün sonra Barbie evi bu sefer LPS Miniş evi oldu, salon gene doldu. Sonra "hadi topla" denince toplanıp çalışma masasının üstüne yayıldı. "Kızım okul başlayacak kaldır bu oyuncakları" dememe rağmen hala odada. Kitaplar gardrobun üstünde, yatarken okuyormuş, sonra yatağın yanındaki gardrobun tepesine konuyormuş, yere mi atsaymış yani?
Kurallar ise her daim delinme için potansiyel. Misal, tablet vs günde 2 saat mi dedik, 2 saat bitiyor, bu sefer telefon alınıyor, niye alıyorsun dediğimizde " siz tablete 2 saat dediniz, bu telefon, tablet değil ki" diyor. Telefonu yasak desen her seferinde telefonu saklayarak oynuyor, o yüzden saklamasın diye telefonu da süreli yapıyoruz, bu sefer telefonunun şarşı hep bitik oluyor. Telefon bitiyor mp4 çalar açılıyor, orada yüklediği youtube videolarını izliyor. Yani her yasak itina ile deliniyor.
Okul başında her gün 1.5 saat mola, sonra işlediği dersin tekrarı, sonra test çözme vs. Daha bu plana hiç uyulmadı. Bahaneleri "bugün ders işlemedik, hoca gelmedi, hoca geç geldi, hoca sınavın hangi konulardan olduğunu söylemedi, test çözerken ise bu Morpa testleri bizim konulara uymuyor". Morpa diyelim o derste 10 konu başlığıyla 80 adet testi - bütün yıl için- sadece 2-3 konu başlığında çözdüğü 15-20 test çözüp bak çözdüm diyor. Morpada testler bir sayfada yapılanlar var, tarihe göre sıralanınca yapmadığı tonlarca test çözülmemiş oluyor. Yani her tür kaçamak için itina ile çalışılıyor.

Diyeceksiniz ki bu kadar ders olur mu? Tüm ödevleri okulda teneffüslerde yapıyor. Tekrar yaptım diyor toplam 1 yıllık defter toplam 10-15 sayfa olur mu? Devlet okulu olduğundan sınıflar 50-60 kişi arası, tabii öğretmen her biri ile tek tek uğraşamıyor. Öğrenci eğer okumaya niyetli ise görüyoruz ta ücra köşede yaşayan çocuklar tam puan alıyor, bizim pohpohlanan çocuklar fısss.

Sürekli konuşuyoruz, anlatıyoruz, örnekler veriyoruz ama tabii bizim ön ergen bunları hiç kaale almıyor. "Üniversite 2 yıllık olan var mı?" "Yok" diyoruz, "4 sene". Hayvanları seviyor diye sürekli animal planet seyredip gaza getirmeye çalışıyorum, "Veterinerlik kaç sene?" diyor, "5" diyorum.
"Yok ben şarkıcı olacağım" diyor, baleye verdik 2 ayda sıkıldı ki kendi istedi, ille bale öğreneceğim diye.
Bütün şarkıları ezberliyor, danslar ediyor. O yaşta tabii hepimiz aynını yapardık. Kulağımda walkman bütün gün dolanırdım ben de. O zamanlar teyp-kaset vardı, babam eve teyp almıştı, bende kasete dersleri tekrar okur, kaydederdim. Sonra dinlerdim ve test çözerdim. Bu sayede üniversite sınavını ilk tercihim olan İstanbul Üniversitesi Basın Yayın -Gazetecilik ve Halkla İlişkiler okudum. Herkes kurslara giderdi, ben sadece evde test çözerdim. Çok okuduğum için okuduğumu çabuk anlayıp cevaplamak benim artım oldu.
Fakat bizimki notları matematik en düşük 77 olunca hiç onaylamadığım halde, eve öğretmen getirdik.
Bu kararımızda işin ilmini gençken alsın, matematiği sevsin, öğrensin diye düşündük. Gelen öğretmen haftada 2 saat geliyor, 1 saat konuyu anlatıp, soru çözdürüyor, 20 dk mola veriyor, sonra gene testler. Ama bizim hatun adamı dinlemiyor bulduğu yavru kedileri, kuşları, çiçek böcek muhabbeti yapıyor. Adam "A, öyle mi? Hadi konuya dönelim" diyor. Biz uyarıyoruz tabii adam gittikten sonra , neyse derslere başlayınca ilk sınavı  "çok iyi geçti" diyor not 70! Çünkü bir an evvel bitirip bahçeye çıkacak. Tabii aceleden hatalı işaretliyor, defalarca uyarmamıza rağmen matematik sınavı yazmadan, kafadan rakkamları hesaplıyor, tabii hata yapıyor.

Ön-ergenliği dibine kadar yaşayarak her konuşmada onun hakkında es kaza yorum yaparsak "Başladın gene beni gömmeye" diyor. Her konuda en son o laf söylemek istiyor. Bu da kinayeli sözler oluyor. Sinirle fevri hareketler yaparak duruyor. Sonra üzülüyor, ağlıyor. Her seferinde dilimiz döndüğünce anlatıyoruz, "neden" diye soruyor, sebepler anlatılıyor, itiraz geliyor, iğneleyici ve kısık sesle bir laf mevzu bitimi onun söylediği olsun diye gene ondan geliyor.
Kanserli bir hasta olarak onun yaşadığı üzüntüyü anlıyorum, kaybetme korkusunu anlıyorum. Ama ben de kızım için elimden geleni yapıyorum. Hiç "ah-uh" demem, mümkün olduğunca yatmam, onu sık sık öperim, koklarım, hastalığın başında pedagoga bile götürdüm. Arkadaşları her toplandığında götürürüm, arkadaşları eve gelebiliyor, mümkün olduğunca tutarlı davranıyoruz, başta "hayır" demişsek veya baba hayır derse asla "evet" denmez. Baba ne derse aynı şey söylenir, bir şey gizlenmez . Bütün anne-çocuk toplantılarına baston-tekerlekli sandalye ile gidiyorum, taksiyle avm'lerde oyuncakçı, kitapçı geziyoruz. Evde sinema saati yapıp cips yiyip animasyon fimi izliyoruz. Tatilde ayağım tutmamasına rağmen her gün babasıyla beraber havuza girip onunla oynadık. Benim havuzdan çıkmam çok zor olmasına rağmen her gün havuza girdik, kendimi zorla merdivenlere çıkarıyordum, tabii eşim yardım ediyor, bazen garsonlardan yardım alarak beni havuzdan çıkarıyordu.Tabii bu merdivenden çıkarken bacaklarımı merdivene vura vura morarttım. Sırf animasyon şovlarını seyretsin diye zor şer anfi tiyatroya tırmanıyordum.
Bu kadar uğraştığınız zaman bu iğneleyici laflar, tavırlar daha çok can yakıyor. Bazen sesim yükseldiğinde acaip bozuluyor ve "ne dedim ki, bana niye bağırdın" diye küsüyor. Ayy, daha bunun ergenliği var....

Kahrolsun 2 yaş sendromu, ön-ergen sendromu, ergen sendromu!!!!

Yaşasın menepozlu kadın sendromu!!!!

24 Ağustos 2017 Perşembe

18.yıl ve 49. yaş

18. yıllık evlilik.... Kulağa uzun geliyor, 18 yıl çabuk mu geçti? Evet, çok sıkıntılar , sağlık problemleri, çoook yorucu tüp bebek tedavileri , oydu buydu derken bugünden yarına 18 yıl geçti.
Bu sürede çok yorulduk , çok yıprandık ama birbirimizin elini hiç bırakmadık. Derviş her zaman beni yola soktu, yıkılırsam kollarımdan tutup kaldırdı. Gerektiği kadar konuştu, gerektiği kadar sustu. Bu sürede hep ortada buluştuk ve anlaştık. Kemoterapi seansları sırasında hemşirelerden biri "Ayşen Hanım, dışardan çok buyurgan görünüyorsunuz, Semih bey'e soralım, öyle mi Ayşen hanım?" dedi.
Derviş "Yooo, hiç öyle değildir, tam yol adamıdır" diye cevapladı. Hemşire "Nasıl yani?" diye sordu. " Bir şeyi tutturmaz, her yola gelir" dedi ve beni pek mutlu etti.

Bu seneki 18.evlilik yıl dönümüzü  ve benim 49.yaş günümü marinada kutladık, şansımıza hava serindi, yağmur yoktu, İdoş'ta bizi rahatsız etmeyince güzeel bir akşam geçirdik. İdoş'un bize rahatsızlık vermesini açayım da yanlış anlaşılmasın. Hanımdudu bir ön ergen olduğundan her şeye muhalif, her şeyde son lafı söyleme peşinde, "Hayır" onun lügatından kalktığından ille kuralları delmek peşinde. Dolayısıyla sinir harpleri için çok yatkın.

Neyse, bu gidişimizde peruk takmamı  istedi ama takamadım ama bastonsuz gittim ve normal yürüdüm, mutlu oldu. Evde de pasta kestik. Marinada balkonun aralığına gelen kedi bizi çok güldürdü, iki patisi ile balkon demirine tutunup miyavladı durdu. Aralarda o kadar çok yemek veren oldu ki buna rağmen gözü doymadı.


İşte fotoğraflar











 Umarım seneye tamamen kanserden kurtulmuş, saçım çıkmış ve güzel kesilmiş olur....













16 Ağustos 2017 Çarşamba

Bir ev, insanı saatlerce ağlatır mı?

Ağlatır, hem de nasıl ağlatır.

Bu ev benim annemin babasına ait. Yaklaşık 80-85 yıllık. En son nişanlıyken gitmiştim, yani neredeyse 20 yıl olmuş.

Kendimi bildiğimden beri her yaz 3 ay tatilde dedemin evindeydik. Annemler 7 kardeş, her birinin arası 2-2.5 yaş ve hepsinin en az 3 en fazla 6 çocuğu var ve yaşlarımızın geneli ilk okul seviyesiydi. Toplam en az 23 çocuk, bayram seyran gibi özel günlerde büyüklerin katılımı ile 55-60 kişi olurduk.
Evin olduğu arsada beton dökülmüş bir teras, terasın üstüne asmaların sardığı ve gölge yaptığı bir taraça vardı.



Beton bahçenin dört köşesinde su oluğu gibi oluklarda çok çeşitli çiçekleri vardı. Kadife güller, aslan ağzı, hanım eli vs. Giriş kapısında bugüne kadar başka yerde görmediğim, anneannemin "saat çiçeği" dediği bu güzellik sarmıştı.

Beton terasın yanında tüm sebzelerin yetiştiği bahçe, evin arkasında dört bölmeli ahır, ahırın üstünde samanların saklandığı depo vardı.


Yaz akşamları babam , tüm çocukları toplar, saklambaçlar oynanırdı. Tahıl ambarının bitiminden başlayan üzüm bağları, fındık ağaçları vardı. Bu tarlada ve diğer yerlerdeki bazı tarlalar Hacı baba'ya aitti.

Tarlaya çıkan , dik bir küçük yokuştan çıkılarak büyük bir kümes vardı.









Kümesin altında çamaşır yıkanan, mısır kaynatılan, meyve saklanan beton çamaşırhane, onun önünde de su konulan, eskiden hayvanların su içtiği yalak vardı.


Ev 3 katlı, giriş katı hanım misafirlerin giriş kapısı ile açılır, sağda ilk oda sobalı olup yemek-kahvaltı yenen odaydı, bu odada beni en çok şaşırtan şey pencerelerin küçük ve içerde olmasıydı.
 Pencere önünde derin bir boşluk,  onun önünde küçücük pencereler vardı. Biz tüm çocuklar o taş bölmelerde otururduk. Bu odanın yanında sağda mutfak vardı. Mutfakta da dolap falan yoktu. Şimdi moda olan terek denen tahta dolaplar, büyük bir odunlu ocak, betona yapılmış lavabo, alttaki boşlukların önüne kumaş perdeler dikilirdi, kapak falan yoktu. Betona oyulan lavabonun altındaki bölmeye muhakkak hayvanların yemesi için meyve kabukları biriktirilirdi.
Mutfağın karşısında kiler vardı, tel dolaplar içinde envai çeşit peynir-yoğurt-turşu vs burada dururdu ama kiler kapısı hep açıktı ve her çocuk ha bire kilerden yemek tırtıklardı.
Orta sofa da çocuklar için yer sofrası kurulurdu, biz hep orada yerdik. Sofanın merdiven önünde 1 koltuk ve 1 sedir vardı. Tavanda ise bir sürü büyüklü küçüklü hasır sepetler vardı. Bu sepetlerle dedenin meyve bahçelerinden toplar ve afiyetle yerdik.Dedeme herkes "Hacı baba" derdi. Hacı baba evde radyo bile dinlettirmez, kısa kollu, kısa etek, şort vs giydirmez, çarşıya kız torunların gitmesine izin vermezdi. Anneannem ise kalp hastasıydı bu nedenle ona sokulmamız, sarılmamız yasaktı. Biraz huysuz, minnacık bir kadındı. Hasta olduğu içinde çok özenli davranılırdı.Ayrıca kendisi Rum'dan dönmeydi, dedemle çok küçük yaşta evlendiğinden Hacı baba onun  bir dediğini iki etmezdi. Hacı baba her namazını camide kıldığından, o gidince herkes radyoyu açar, dedikodular, kıyafet değiştirmeler yapılırdı, biraz köy kahvesinde oturur, meşhur Alifuat paşa köprüsünden yürüyerek gelirdi. Orta katın kapısı erkek misafirlere aitti. Bu merdivenlerin girişinde balkon gibi boşluk vardı ve oradan "Hacı baba geliyor" diye bağırılırdı ve herkes kendine çeki düzen verirdi.Sofa L biçimdeydi. Uzun köşesi tam merdivenlerin karşısında anneannemin başına oturduğu uzuun bir sedir vardı. Büyükler sofada oturur, biz ise merdivenlerin üstündeki masanın durduğu yerin kenarındaki yerde otururduk.










L sofanın kısa kenarında yemek masa-sandalyesi vardı, yemek masasının sol tarafında "misafir odası" vardı. Bu odada sadece erkek misafirler ağırlanırdı. İkramlar kapıdan evdeki erkeklere verilir, servisi onlar yapardı.











Salonun tam karşısındaki oda Hacı baba ve anneannenin odasıydı. Odada pirinç yatakları, sedir, namaz kıldıkları yer, gömme ahşap dolaplar vardı. Hacı baba'nın odasının yanındaki oda misafir gelenlerin kaldıkları oda vardı. 2. ve 3.kat merdivenlerinin altına ahşap dolaplar yapılmıştı.











Banyolar 2 odalıydı. Banyolara girişte beton tezgahta lavabo ve ibrik, havluluk, sabun vardı. Banyonun odalarından biri tuvalet diğeri ise içinde odun yanan kazan ve küvet vardı. Yani el yıkama ayrı, tuvalet ayrı, banyo ayrıydı ama aynı bölümdeydi.

Üçüncü kat ise bir sedirin olduğu cumba, evin bekar kızlarının odası ve en büyük dayı ve yengenin odası vardı. Bu katta da 3 misafir odası vardı ve bizler o odalarda maaile yatardık.
Bu katta da 2 odalı banyo vardı.

Bahçe anneannenin diktirdiği envai çeşit çiçeklerle doluydu. Aslan ağzı, kadife güller gibi bir yığın çiçek vardı. Anneanne 2.katın penceresinden torunlarını çiçekleri koparmasınlar diye bağırırdı.


Evin solunda sebze bahçesinin ardında uzanan "Parla Tepesi" denen tepedeki taşları , annemler "Annelere cevap veren ve taş olan çocuklar" diye bizi kandırırdı.

Ben İdoşu 4-5 yaşlarında ilk kez "Annelere cevap verilmez, taş olursun" dediğimde "He, söyledim, taş falan da olmadım" demişti....

Saf çocuklardık biz, inanırdık. Şimdiki jenerasyon yemiyor, mümkün değil.

Kalan en büyük teyzemizin 2 aylık komadan sonra vefatı nedeniyle abim ve yengem memlekete gidince bu resimleri gönderdiler, başka resimleri de gönder baskısı ile her gelen resimde hatırladığım anılarda babam, çocukluğum, sağlıklı oluşum, yazları yaşadıklarımız, kuzenlerimle oynadığımız oyunlar, Hacı baba'nın her sabah torunlarına "Cülyuz- Cürbüz ... Ne biçim isimler ,çağırmayrim olari" diye namazdan kurtuluşumuzu hatırladım. Çamaşırhanenin tepesinden taş atma yarışı yaparken meyve kalıntısı yüzünden yalağa düşen kuzenimi, anneannenin aldığı civcivleri "pis bunlar" diye yıkayan iki kuzeni bir de yetmezmiş gibi onları çamaşır gibi asınca anneannemin "pişler" diye bağırması, Hacı baba'nın oğlan torunları kabahat işleyince orjinal kızılcık sopası ile popişlerinin kızartılması, Hacı baba'nın tarlalarında meyve toplama zamanı sepeti alan torunların traktör kasasında tarlalara gidişimiz, rahatsız ettikleri hayvanlardan çifte yiyenler, dönüşte geç kalıp babaların arabayla kovaladıkları, terlik giydiği için koşamayan ve arabanın tamponunu hafifçe yiyen ikizler, neler geldi aklıma neler.

Çok şanslıydık biz, dünyanın en güzel çocukluğunu yaşadık. Rahmetli babam öğretmen olduğundan ve o devirde öğretmenler çok itibar gördüğünden,  koskoca Hacı Baba'ya "Baba, ben çocuklarımı çok zor kazandım, kusura bakma ama onlara sarılıp öperim" diyen ve Hacı baba'ya kabul ettiren babacım, bir konu oldu mu hemen danışılan babam..

Dolayısıyla çok ağladım, İdoş ben ağlıyorum diye ağladı, annem Derviş'i çağırdı. O da bana "İnsan dedesinin evini görünce ağlar mı! Benim doğduğum ev yıkıldı, ben ağlıyor muyum" diye şarlayınca onları anlatmaya çalıştım ama o da "Sana üzüntü yaramaz kızım, bir sürü derdin var, canınla uğraşıyorsun, eve ağlamak nereden çıktı" dedi.

Ah, anlamıyorlar derdimi....

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Tatil

Tatil yazısı yazmadan olmaz. Bu sene 3 yıldan sonra tekrar tatile gittik. 3 senede ne ellerim ne ayaklarımın tamamen iyileşmesini bekledim, ancak tatilde bir önceki postta gördüğünüz ayaklar beni çok zorladı. Derviş kaldığımız otelde tekerlekli sandalye kiraladık, sağ olsun beni her yere taşıdı. Sabah kalkıp kahvaltı yaptık, İdil 11.30'a kadar havuz-kaydırak arasında tur attı. Sonra öğlen uykusu uyuduk, kalkınca öğlen yemeğinden sonra gölgelik yerde dondurma, gazoz vs, 17.30'a kadar havuz sonra duş, sonra akşam yemeği, sonra animasyonlar. İdil geçen tatilde yemek konusunda bizi sinir etmişti, yok onu yemem bunu yemem. Bu tatilde de aynısı oldu. Tüm tatili sabah 2 sade poğaça, öğlen ve akşam patates kızartması yiyerek geçirdi. Tabii biz ilk gün müdahale etmek istedik çünkü yemekler çok çeşitli ve lezizdi. 5 çeşit makarna vardı ama bizimki tabak tabak patates kızartmasından vazgeçmedi. Ben dedim ki "Biz sana tatil boyunca karışmayacağız, ne yersen, ne kadar yersen ye." Tabii bizi hiç şaşırtmayıp bu diyeti 7 gün boyunca devam ettirdi. Son gün animatörler sabah bir iguana getirdi, bizimkiler tutamadılar ama ben elime alıp sevdim. Evdekilere de resim atıp "Ayşen yeni bir hayvan aldı, hazır olun" dedik, küçük bir şok yaşandı.
Gün içinde havuz-kaydırak-deniz ile yorulan İdil akşamları yapılan animasyonlara ilk gece "Ben katılmama, utanırım" dedi, ancak ilk notalar duyulur duyulmaz dans pistiden inmedi.
Yolculukta uçağı tercih ettik. Tabii önce korktu ama ben "Ay, çok heyecanlı, bak şimdi kalkerken nasıl karnına basınç yapacak, yok bulutlara bak, yok aşağıdaki bölgelere bak" diyerek korkmasını engelledim. Uçağın en sevdiğim yanı kalkış diyerek onu cesaretlendirdim. İşte tatil fotolarımız.