Gene kan değerlerim yerlerde olduğundan 2 ünite kan verilmesine karar verdiler. 10.30'da odaya yattık. Bir yanımda 3 çocuğu başında yaşlı bir teyze var. Arada nöbet geçiriyor, ağzı kitleniyor, doktorlar ilaç veriyorlar ama bilinci açık değil. Öteki tarafımda ise sürekli ağlak bir sesle konuşan bir başka teyze. Baş dönmesi varmış.
"Ayy, ölüyorum kızım ben. Dün iyiydim, bugün çok kötüyüm! Buranın doktorları birşey anlamıyor. Ne demek yapacak başka şey yok? Sen doktorsun, sen bilmeyecen de ben mi bilecem!" 2-3 sene önce felç geçirmiş, kocası ve kızı yanında. Adama habire bilmem ne doktoru gelsin, yok o anlamadı başka doktor gelsin deyip duruyor. O arada kardiyoloji doktoru eko istemiş, stajyer hemşire geldi, aleti bağladı ama aletten doğan bir sıkıntı nedeniyle eko'yu çekemedi. Teyze "Bana 10 tane çektiniz, birşey çıkmadı, zaten sende mıymıntısın,bir saattir çekemedin! İstemiyorum, sen git" diye kızı kovdu, başka bir hemşire geldi, "Arkadaşla neden öyle konuştunuz? Doktor bizden testi isterse, biz yapmak zorundayız, yapmayacağız diyemeyiz" dedi. "O kadar işinin arasında beni mi şikayet etti, ben hastayım, biraz beni düşünün" diye o hemşireye de çemkirdi. O sırada öteki teyzeyi başka hastaneye yolladılar. Daha çocukları kapıdan çıkmadan "Bunlar da ölüyü canlandırmaya çalışıyorlar" demez mi? Kocası moral olsun diye "Doktora sordum, dünya gezisine bile çıkabilir dedi. Erzincan'a gideriz" deme gafletinde bulundu. Aman aman"Ben canımla uğraşıyorum, ölüyorum diyorum, bu kendi keyfinde, Erzincan diyor" Amca başka doktora gitti, o sırada nöroloji doktoru geldi, güzel bir muayeneden sonra hastaya gayet sempatik yaklaşarak, rahatsızlığının vertigo denen orta kulakla ilgili bir hastalık olduğunu, korkacak bir şey olmadığını, kendisinin de doçentlik sınavında bu hastalıkla boğuştuğunu, daha kötü durumdaki hastalara göre onun çok şanslı olduğunu söyledi. Bu arada ben kel ve memesiz yattığımdan beni kast ettiği belliydi. Teyze kapalı gözlerle ağlarken ben doktora "Bileklerimi keseceğim" işareti yaptım, gülüştük. Doktor gitti, ağlama bitti. Teyze bana döndü "Senin neyin var kızım?" dedi. "16 senedir kanserim teyze. Her yerimi sardı, daha 10 yaşında kızım var, biraz kendini topla" dedim. Hay demez olaydım! "Ahh, benim rahmetlik ablam kanser oldu, 6 ayda öldü. Kocası başka karı aldı, 4 çocuk kendi kendilerine büyüdü. Sen çocuğunu bırak, vah gidene, sen kendini düşün! Benim bir eniştemde kanser oldu, 1 sene sürmedi öldü, onun da çocukları öyle böyle yoklukla büyüdüler" demez mi? Aklı sıra bana moral veriyor. O sırada hem amca, hem Derviş geldi. Derviş teyzenin performansı yüzünden hemşirelere "Eğer kan gelmediyse biz yarın gelelim, yoksa ben katil olacağım, hatunda intihar edecek" demiş. Bizi salmışlar. Amcaya, Derviş'i göstererek "Bak adam karısına nasıl bakıyor! Sen birşeyden anlamıyorsun, beceriksizsin" dedi. Amca da "Herkesin elinden gelmez, benim gelmiyor" dedi. Ordan kaçalım derken koridorda gene düştüm. Allah razı olsun bir hasta yakını bize tekerlekli sandalyelerini verdi ve beni yerden kaldırmaya yardım etti.
Ne demeli bilmem... Moral veremeyeceksen, söyleyecek iyi bir lafın yoksa konuşmayın, "Geçmiş olsun" deyin yeter....
25 Nisan 2016 Pazartesi
14 Nisan 2016 Perşembe
Halaven yan etkiler güncelleme
Bu Halaven postları çok okunduğundan bilgi vermek amaçlı devam ediyorum. 3 hafta önce aniden yere düşmeler başladı. Benim kemiklerimde de kanser olduğundan benim düşmemem lazım. Çünkü çabuk kırılıyor ve iyileşmesi zor oluyor. Üst üste 2 gün düştüm, tabii kilo olduğundan düşmeler insanı bayağı sarsıyor. Bu sebeple bana "Dikkatli ol,acele etme" deyip durdular.
Kilo olayında , iştahsızlık yapıyor Halaven. 16 senedir kanserle boğuşan biri olarak kilom hep arttı. Doktorlar inatla "Hayır" dese de Taxol vs türevleri kortizonlu ve 78 kg ile başladığım kanser yolculuğum en son tiroid kanserinde 120 kg ile tavan yaptı. Rejim yapmadan zaman içinde 106 kg düştüm. Halaven'e başladığımda 106 idim, şu an 90 kg'ya düştüm. Yapı olarak kalıplı olduğumdan kısa sürede bu kadar kilo kaybı doktorumuzu rahatsız etmedi. Düşmeleri söylediğimde Halaven'in bazen sinir uçlarında tahribat yapabildiğini söyledi. Benim el parmaklarım uyuşuk, öyle şişe falan açamıyorum. Ayak parmaklarımdaki hissizlik nedeniyle bir anda ayağım dönüyor ve düşüyorum ya da dengemi kaybediyorum. Hadi bunlara alıştık. En azından kendim kalkıp kendi suyumu dolduruyorum, tuvalete gidebiliyorum, oturup bilgisayarda vakit geçirebiliyorum. Pazar sabahı su almaya gittiğim mutfakta bir anda sırtüstü halıya yayıldım. Derviş'in yataktan bir koşması vardı ki, garibim ödü koptu. Ertesi gün kolumda şişlikler oluştu ve çok kötü bir ağrı peydah oldu. Öyle ki kolumu hiç kullanamadım. Misal tuvalete gidip çamaşırını çıkaramak gibi, giyinmek gibi, su içmek için kolunu kaldırmak gibi aklınıza ne gelirse yapamadım. Kolumla kuvvet alıp ayağa kalktığımdan artık kendi başıma ayağa kalkamıyorum. Bu durumda hayatımda ilk kez kendimi düşkün ve muhtaç hissettim. Bu durumu hiç sevmedim. Derviş'i çağır tuvalete git, adam beni ayağa kaldırıyor yoksa ters dönmüş kaplumbağa gibi debelenip duruyorum. Zaten zor merdiven inip çıkıyordum, iyice imkansız oldu. Bugün kan vermemiz gerektiğinden mecbur hastaneye gittik ve halsizlik nedeniyle tekerlekli sandalyeyle gezdim. Laboratuara girip "Yeni makam arabamı nasıl buldunuz?" esprisi yaptım. Derviş'te doktora "Ben bu hatunu istemiyorum, size bırakmaya geldim" demez mi?
Aslında Halaven'in bir de depresyon etkisi var ki zaten ben tedavilerin başından beri anti depresan kullanıyorum. Fakat şimdi bu ekstra sıkıntılar nedeniyle bazen çığlık çığlık bağırmasım geliyor. İdil'de bana yapışık halde yaşamak istiyor, dibimde yatıyor. Tahammül sınırlarım çok ama çok zorlanıyor. Çocuk sevdiğini göstermek istiyor ama benim üstüme sanki karabasan çöküyor, nefes alamıyorum, daralıyorum. O zaman "Kızım her yerim ağrıyor, üstüme yatma, yanıma yat" diyorum. Üzülüyor ama ben dayanamıyorum.
Bir de bu düşkünlük bende "Kötüye gidiyorum" hissi uyandırdı. Hastanede yumurtalık kanseri olan yatan bir hasta vardı. Kadın bitmiş, kocası Derviş'e "Buraya düştü, artık yaşamaz. Ölür yakında" demiş. Derviş kızmış "Biz 16 senedir uğraşıyoruz, siz ne çabuk pes ettiniz! Sakın eşinizin yanında bunları hissettirmeyin! Kadıncağızı güldürün" demiş. Ben de bir anda artık gidiciyim moduna girdim.
Ve işin tuzu biberi olarak bu yıl ilkokulu bitireceklerinden yapılacak baloları. Ne hayallerim vardı, kıyafetimi bile planlamıştım. Ancak balo için sadece Mayıs 15'i kalmış ki o tarihte tedavi devam ettiğinden şimdiki durumumu da göz önüne alarak baloya gidemeyeceğim. O gün kızımı kuaföre götüremeyeceğim. Anne-kız süslenemiyeceğiz. Ablam meleğim ve babasıyla gidecek. Ablam saçını yaptıracak.
Artık çok ama çok ama çok ama çok sıkıldım, yoruldum, Polyannacılık bile zor geliyor. İlk mezuniyeti kaçıracağım. Umarım bu kaçırdığım son şey olur.
Kilo olayında , iştahsızlık yapıyor Halaven. 16 senedir kanserle boğuşan biri olarak kilom hep arttı. Doktorlar inatla "Hayır" dese de Taxol vs türevleri kortizonlu ve 78 kg ile başladığım kanser yolculuğum en son tiroid kanserinde 120 kg ile tavan yaptı. Rejim yapmadan zaman içinde 106 kg düştüm. Halaven'e başladığımda 106 idim, şu an 90 kg'ya düştüm. Yapı olarak kalıplı olduğumdan kısa sürede bu kadar kilo kaybı doktorumuzu rahatsız etmedi. Düşmeleri söylediğimde Halaven'in bazen sinir uçlarında tahribat yapabildiğini söyledi. Benim el parmaklarım uyuşuk, öyle şişe falan açamıyorum. Ayak parmaklarımdaki hissizlik nedeniyle bir anda ayağım dönüyor ve düşüyorum ya da dengemi kaybediyorum. Hadi bunlara alıştık. En azından kendim kalkıp kendi suyumu dolduruyorum, tuvalete gidebiliyorum, oturup bilgisayarda vakit geçirebiliyorum. Pazar sabahı su almaya gittiğim mutfakta bir anda sırtüstü halıya yayıldım. Derviş'in yataktan bir koşması vardı ki, garibim ödü koptu. Ertesi gün kolumda şişlikler oluştu ve çok kötü bir ağrı peydah oldu. Öyle ki kolumu hiç kullanamadım. Misal tuvalete gidip çamaşırını çıkaramak gibi, giyinmek gibi, su içmek için kolunu kaldırmak gibi aklınıza ne gelirse yapamadım. Kolumla kuvvet alıp ayağa kalktığımdan artık kendi başıma ayağa kalkamıyorum. Bu durumda hayatımda ilk kez kendimi düşkün ve muhtaç hissettim. Bu durumu hiç sevmedim. Derviş'i çağır tuvalete git, adam beni ayağa kaldırıyor yoksa ters dönmüş kaplumbağa gibi debelenip duruyorum. Zaten zor merdiven inip çıkıyordum, iyice imkansız oldu. Bugün kan vermemiz gerektiğinden mecbur hastaneye gittik ve halsizlik nedeniyle tekerlekli sandalyeyle gezdim. Laboratuara girip "Yeni makam arabamı nasıl buldunuz?" esprisi yaptım. Derviş'te doktora "Ben bu hatunu istemiyorum, size bırakmaya geldim" demez mi?
Aslında Halaven'in bir de depresyon etkisi var ki zaten ben tedavilerin başından beri anti depresan kullanıyorum. Fakat şimdi bu ekstra sıkıntılar nedeniyle bazen çığlık çığlık bağırmasım geliyor. İdil'de bana yapışık halde yaşamak istiyor, dibimde yatıyor. Tahammül sınırlarım çok ama çok zorlanıyor. Çocuk sevdiğini göstermek istiyor ama benim üstüme sanki karabasan çöküyor, nefes alamıyorum, daralıyorum. O zaman "Kızım her yerim ağrıyor, üstüme yatma, yanıma yat" diyorum. Üzülüyor ama ben dayanamıyorum.
Bir de bu düşkünlük bende "Kötüye gidiyorum" hissi uyandırdı. Hastanede yumurtalık kanseri olan yatan bir hasta vardı. Kadın bitmiş, kocası Derviş'e "Buraya düştü, artık yaşamaz. Ölür yakında" demiş. Derviş kızmış "Biz 16 senedir uğraşıyoruz, siz ne çabuk pes ettiniz! Sakın eşinizin yanında bunları hissettirmeyin! Kadıncağızı güldürün" demiş. Ben de bir anda artık gidiciyim moduna girdim.
Ve işin tuzu biberi olarak bu yıl ilkokulu bitireceklerinden yapılacak baloları. Ne hayallerim vardı, kıyafetimi bile planlamıştım. Ancak balo için sadece Mayıs 15'i kalmış ki o tarihte tedavi devam ettiğinden şimdiki durumumu da göz önüne alarak baloya gidemeyeceğim. O gün kızımı kuaföre götüremeyeceğim. Anne-kız süslenemiyeceğiz. Ablam meleğim ve babasıyla gidecek. Ablam saçını yaptıracak.
Artık çok ama çok ama çok ama çok sıkıldım, yoruldum, Polyannacılık bile zor geliyor. İlk mezuniyeti kaçıracağım. Umarım bu kaçırdığım son şey olur.
12 Mart 2016 Cumartesi
Bir garip hırsızlık hikayesi
Beni biliyorsunuz, öleceğimi bilsem de doğruyu söylerim. Bu hikayede çok güldüm, sizlerle paylaşayım dedim.
Kansızlık sebebiyle haftada hergün kan iğnesi olmaya hastaneye gidiyoruz. Dün gittiğimizde odalardan birinin kapısının önünde çok güzel bir orkide gördüm. Geçen haftalarda 2-3gün gene kapı önünde şakayık gülü vardı, çaldım resmen. Eve gelip yeni saksıya ektim. Güya çalma çiçek tutar derler ama şimdilik pek boynu bükük.
Sabah kan tahlili yaptırıp doktora gösterdik, tamam dedi. Pazartesi yeni kemoterapi yapılabilir dedi. Hemşire kızlara orkideyi çalacağım dedim, sizin hiç haberiniz yok dedim. Eve dönerken Derviş'e çiçeği almasını söyledim. O da çiçeği aldı ve eve geldik. Day'cım kahvaltıya geldi, sonra İdil'le Derviş babaanneyi görmeye ve şahane yaptığı içli köftelerden akşam için getirmeye gittiler. Abim bürosuna gitti. Aradan yarım saat geçmeden hemşirelerden biri arayıp, hasta refakatçisinin orkide konusunda çok terslik çıkardığını, kamera kayıtlarını istediğini, çiçeği geri getirmemizi söyledi. Bende Derviş dışarda 4-5 gibi getirebiliriz dedim. Sonra kendimi çok ama çok kötü hissettim. Tansiyonlar, nabız bir tuhaf oldum.
İdil halasında kuzeniyle kapalı havuz sefası yapmış. Yolda beni aradılar ve öğlen gideceğimiz arkadaşının doğum günü için giyinmemi söylediler. Giyindim ve kapıyı açar açmaz durumu Derviş'e anlattım. Adamcağızım haklı olarak çok sinirlendi bana. Neyse çiçeği ve doğum günü hediyesini alıp doğru hastaneye gittik. Arabada çıt çıkmıyordu ve İdil çok sessizdi. Bu mümkün değildi, İdil'in sustuğu nadiren görülürdü ki o da ceza aldığı zamanlardı. Hastaneye vardık, Derviş "Sen otur, ben gider kapıya bırakırım" dedi. "Yok, ben gidip hem özür dileyeceğim" dedim. Beni asansöre bindirdi.
Odaya gidip kapıyı çaldım, gençten bir refakatçi hanım. "Çiçek için" dedim "Evet, buyrun" dedi.
"2 gündür kapı önünde duruyordu, bende almayacaksınız zannettim.Gerçekten çok ama çok özür dilerim. Şahsen gelip özür dilemek istedim." dedim. "Önemli değil" dedi, geçmiş olsun dileklerimi ileterek aşağı indim. Derviş "Kadın kızdı mı?" diye sordu "Önemli değil dedi" diye anlattım.
Doğum gününe gittik, arabadan inince İdoş'a "Bir şey mi oldu, neden suratın böyle?" diye sordum, "Yok bir şey" dedi.Neyse doğum gününün yapıldığı eve girer girmez kızlara da anlattım. Ah-vah lar oldu. Eve döndük annem "Çiçek nerde? Doğum günü için mi aldın? Ben de eve aldın zannettim" dedi. "Yok, çaldım" dedim. Pamuk şok oldu "Nasıl çaldın? O ne biçim şey" dedi. Derviş "O söyledi, ben de beğendi diye aldım. Öte tarafta benim ellerim kesilecek" dedi. Bu sefer Pamuk "Ayyy, bunlar karı-koca hırsız olmuşlar!! Bir de çocuğa kızıyorsunuz! Siz böyle mi örnek olacaksınız bu çocuğa" diye yangına körükle girişti. İdoş hemen teyzesini arayıp "Teyze, annem var ya, hastaneden çiçek çalmış! Sonra ordan aramışlar, çiçeği geri götürdük. Ben çok korktum ya annemi tutuklarlarsa diye" diye mevzuyu uzata uzata anlattı. Sonra ablamla ben telefonda konuştum ama gülmekten konuşamadık. Bu arada annem hala "Çiçek-hırsız" muhabbetini yapmaktaydı. Mevzu en son İdoş'un Deida'sına skype'tan anlatıldı. "Deida, yarın geldiğinde annem sana durumu anlatsın"dedi. O da "Ne durumu? Seninle mi alakalı?" diye sordu. "Yok, annemle alakalı" dedi ve bu sefer yazarak olay Deida'ya da anlatıldı. En son Derviş "Kızım, halana da anlattın mı?" deyince "Ayyy, yeter ulan! Yaptık bir hıyarlık, aldık boyumuzun ölçüsünü" diye hönkürdüm. Derviş "Bundan sonra her çiçek gördüğümüzde alayım mı diye soracağım" dedi. İdil "Anne, hıyarlık ne demek?" dedi. "Aslında hıyar salata yapılan bir sebzedir ama aptalca bir şey yaparsın ve pişman olduğundan -yaptık bir hıyarlık- dersin" diye izah etmeye çalıştım.
Yani bu mevzu yakında dünyaya yayılırsa hiç şaşırmam....
Kansızlık sebebiyle haftada hergün kan iğnesi olmaya hastaneye gidiyoruz. Dün gittiğimizde odalardan birinin kapısının önünde çok güzel bir orkide gördüm. Geçen haftalarda 2-3gün gene kapı önünde şakayık gülü vardı, çaldım resmen. Eve gelip yeni saksıya ektim. Güya çalma çiçek tutar derler ama şimdilik pek boynu bükük.
Sabah kan tahlili yaptırıp doktora gösterdik, tamam dedi. Pazartesi yeni kemoterapi yapılabilir dedi. Hemşire kızlara orkideyi çalacağım dedim, sizin hiç haberiniz yok dedim. Eve dönerken Derviş'e çiçeği almasını söyledim. O da çiçeği aldı ve eve geldik. Day'cım kahvaltıya geldi, sonra İdil'le Derviş babaanneyi görmeye ve şahane yaptığı içli köftelerden akşam için getirmeye gittiler. Abim bürosuna gitti. Aradan yarım saat geçmeden hemşirelerden biri arayıp, hasta refakatçisinin orkide konusunda çok terslik çıkardığını, kamera kayıtlarını istediğini, çiçeği geri getirmemizi söyledi. Bende Derviş dışarda 4-5 gibi getirebiliriz dedim. Sonra kendimi çok ama çok kötü hissettim. Tansiyonlar, nabız bir tuhaf oldum.
İdil halasında kuzeniyle kapalı havuz sefası yapmış. Yolda beni aradılar ve öğlen gideceğimiz arkadaşının doğum günü için giyinmemi söylediler. Giyindim ve kapıyı açar açmaz durumu Derviş'e anlattım. Adamcağızım haklı olarak çok sinirlendi bana. Neyse çiçeği ve doğum günü hediyesini alıp doğru hastaneye gittik. Arabada çıt çıkmıyordu ve İdil çok sessizdi. Bu mümkün değildi, İdil'in sustuğu nadiren görülürdü ki o da ceza aldığı zamanlardı. Hastaneye vardık, Derviş "Sen otur, ben gider kapıya bırakırım" dedi. "Yok, ben gidip hem özür dileyeceğim" dedim. Beni asansöre bindirdi.
Odaya gidip kapıyı çaldım, gençten bir refakatçi hanım. "Çiçek için" dedim "Evet, buyrun" dedi.
"2 gündür kapı önünde duruyordu, bende almayacaksınız zannettim.Gerçekten çok ama çok özür dilerim. Şahsen gelip özür dilemek istedim." dedim. "Önemli değil" dedi, geçmiş olsun dileklerimi ileterek aşağı indim. Derviş "Kadın kızdı mı?" diye sordu "Önemli değil dedi" diye anlattım.
Doğum gününe gittik, arabadan inince İdoş'a "Bir şey mi oldu, neden suratın böyle?" diye sordum, "Yok bir şey" dedi.Neyse doğum gününün yapıldığı eve girer girmez kızlara da anlattım. Ah-vah lar oldu. Eve döndük annem "Çiçek nerde? Doğum günü için mi aldın? Ben de eve aldın zannettim" dedi. "Yok, çaldım" dedim. Pamuk şok oldu "Nasıl çaldın? O ne biçim şey" dedi. Derviş "O söyledi, ben de beğendi diye aldım. Öte tarafta benim ellerim kesilecek" dedi. Bu sefer Pamuk "Ayyy, bunlar karı-koca hırsız olmuşlar!! Bir de çocuğa kızıyorsunuz! Siz böyle mi örnek olacaksınız bu çocuğa" diye yangına körükle girişti. İdoş hemen teyzesini arayıp "Teyze, annem var ya, hastaneden çiçek çalmış! Sonra ordan aramışlar, çiçeği geri götürdük. Ben çok korktum ya annemi tutuklarlarsa diye" diye mevzuyu uzata uzata anlattı. Sonra ablamla ben telefonda konuştum ama gülmekten konuşamadık. Bu arada annem hala "Çiçek-hırsız" muhabbetini yapmaktaydı. Mevzu en son İdoş'un Deida'sına skype'tan anlatıldı. "Deida, yarın geldiğinde annem sana durumu anlatsın"dedi. O da "Ne durumu? Seninle mi alakalı?" diye sordu. "Yok, annemle alakalı" dedi ve bu sefer yazarak olay Deida'ya da anlatıldı. En son Derviş "Kızım, halana da anlattın mı?" deyince "Ayyy, yeter ulan! Yaptık bir hıyarlık, aldık boyumuzun ölçüsünü" diye hönkürdüm. Derviş "Bundan sonra her çiçek gördüğümüzde alayım mı diye soracağım" dedi. İdil "Anne, hıyarlık ne demek?" dedi. "Aslında hıyar salata yapılan bir sebzedir ama aptalca bir şey yaparsın ve pişman olduğundan -yaptık bir hıyarlık- dersin" diye izah etmeye çalıştım.
Yani bu mevzu yakında dünyaya yayılırsa hiç şaşırmam....
7 Mart 2016 Pazartesi
İdil
İnsan evladı bebekken herşeyi kayıt altına alıyor, oturakta yaptığı ilk çiş, ilk sözler, yürüdü, uyumadı vs vs. Ama yavru büyüdükçe sorunları ve çatışmaları artıyor. Herşeye itiraz , sürekli memnuniyetsizlik. Sabır göstermesi bazen çok zor oluyor, bunda hastalığında payı çok büyük. Özellikle bazen söyledikleri içimi cızz değil cozz ediyor. Pet ct çekimi yapılmadan önce öğretmenine "Annem artık iyileşecek, bu son tedaviymiş" diye müjde vermiş. Arkadaşlarından birinin annesine de aynı müjdeyi vermiş. Zaten anneliğin gönüllü delilik olduğunu söylerdim, şimdi buna sürekli vicdan azabı ve anneliği sorgulama da eklendi.
Fakat bazı şeyleri unutmadan kayda almak lazım.Mesela;
Büyüdükçe gurmeliği tasdiklendi. Nugget olarak sadece 1 markayı yiyor, babası başka marka almış, bizimki ağzına sürmesiyle "Bu benim yediğim nuggettan değil, ben yemem" demezmi? Çevrede böyle çocuklar vardı ve ben hep "Çocuk ne bilsin o marka, bu marka, şımarıklıktandır" diyordum, aynı şeyi ben yaşıyorum. Babaannesi geldi ve peynirli pide ve lahmacun yaptırmış, onu getirdi. Tabii o pide taş fırında piştiğinden, üzerinde siyah odun tozu mu desem bilmem, birşeyler olunca hatun Babaanneyi üzmemek için "Babaannecim, ben senin lahmacunlarını daha çok seviyorum, onları yedim" dedi.
Büyüklerle yetiştiği için nezaket kurallarını uyguluyor, halam öldüğünde abim telefonda haberi verdi. Zaten uzun süredir çok hasta olduğundan bekliyorduk bu haberi. Ben "Ya, halam mı?" deyip anneme "Anne, halam ölmüş" deyince, bana sarıldı ve "Başın sağolsun annecim" dedi. Sonra ablamı ve abimi arayıp onlara da başsağlığı diledi. Banyo yapınca "Sıhhatler olsun" deriz, o da bize der. Uyumaya giderken "Allah rahatlık versin" deriz, o da bize der. Okula yollarken "Allah zihin açıklığı versin" deriz, o da teşekkür eder.
Kim nazını çeker, çok iyi bilir. Her gün Teyzesini arar "-Günaydın, iyi günler, iyi akşamlar- hangisi ise-Teyzecim nasılsın" diye muhakkak hatır sorar. Zerrası'nı da öyle arar, olmadı f.b'dan görüntülü konuşur. İstediği neyse onlara anlatır ve çeşitli bahanelerle aldırır.Biz evde çok sarılan, öpüşen, ses yükseltmeden konuşan bir aileyiz. O da sarılmalara doyamaz, gelir sarılır ve "Annecim, saçımı okşar mısın? Beni sever misin?"diye kedilik yapar.
Tatilde öğretmenini özler, resimlerine bakar. "5.sınıf olunca ben öğretmenimi nasıl göreceğim?" diye kederlenir.
Romantik veya duygusal filmlerde ağlar, genelde göz yaşı hazırda bekler, hemen çeşmeyi açar.
Sürekli bir onaylanma isteği vardır. "Anne , bu kıyafet bana yakıştı mı?" "Anne, yazım güzel mi?" Sürekli bir "Anne"demesi vardır, bazen kızsam da sonra ona sahip olabilmek için neler çektiğimizi hatırlayıp, Allah'a bana Anne diyen, sağlıklı bir evlat verdiği için milyon kez şükrederim.
Bir de sürekli bir "Ben yapamam" ya da "Bilmem kim gibi çizemiyorum" şikayeti vardır. Hemen morali bozulur. Halbuki hep "Sen yaparsın, herkesin farklı alanlarda yeteneği var, senden çok kitap okuyan kimse yok" gibi pohpohlamalar yaparım ama demek ki ilk önce olumsuz düşünmek huyunu benden almış. Örneğin; 4. sınıfta din dersi var denilince panik halinde ağladı. "Ben bu şeyleri ezberleyemem, çok unutkanım biliyorsun, ya öğretmen bana kızarsa" diye salya sümük oldu. Daha ilk duayı beraber ezberleyince bu korkusu bitti.
Bilgisayar mezvusunda ise canavar. Tüm arkadaşlarının 2.sınıftan beri i pad ya da tableti var, bize de yoğun baskı yaptı ama 4. sınıfı takdirle geçerse alacağımızı söyledik. Ne kadar geç, o kadar iyi. Biriktirdiği harçlıklarla mp4 aldık, kuzenine giderse de orada oynuyor. Ama bilgisayar onun için vazgeçilmez. Hem youtube'dan müzik açıyor, hem oyun oynuyor, hemde youtube'dan oynadığı oyunları anlatan videoları izliyor. Kitap dışında muhakkak tv ve telefonla haşır neşir. Benim telefon "akıllı" olmadığından babasının telefonu ile oynuyor. Ancak bahçeye çağrıldı mı hepsi bitiyor. Yaz gelse de bahçe sezonu açılsa..
Bunlar bastondan evvelki resimler
Bu da öteki kuşumuz Aşkım ölünce aldığımız "Zühtü". Benim çocukluk zamanımda "Ben sana yandım Zühtü"diye bir türkü vardı. Alt komşumuz Esin Teyzeninde aynı bu kuştan vardı ve adı da Zühtü'ydü. 80'lerdeki sağ-sol olaylarında annemin evinin altında Akba.nk olduğundan bankayı yaktılar, biz kendimizi zor kurtarmıştık. Annem "Altınlarım-halılarım" diye ağlarken ki öyle çok altını falan yoktu, Esin Teyze'de histerik şekilde "Gülnaz kız, Zühtü yandı içerde" diyordu. Adı burdan geldi.
Bunlarda baba-kızın ne kadar benzediklerine bir başka kanıt. Cl.ash of Titan mı ne oynuyorlarmış, İdil "Saldır baba o köye"diye gazlamaya çalışırken babası bilmem kaç altın yoksa boşuna saldırmamak gerektiği konusunda taktiksel bilgiler veriyordu.
Bunlarda Anneannenin yatmadığı ve hevesle torunuyla balon oynadığı, kankası ile ve Annemin kullandığı tabirle "Sefa P.zvengi" İdil. Bir masada, kuru sandalyede, sehpa üstünde bilgisayar kullanırken bu zottik işte böyle yaylım yaylım yayılarak bilgisayar kullanmaktadır.
Rabbim hepimizin evlatlarını iyilerle, iyiliklerle, hayırlı işlerle karşılaştırsın. Onlar sağlıklı olsun, bize yeter.
Fakat bazı şeyleri unutmadan kayda almak lazım.Mesela;
Büyüdükçe gurmeliği tasdiklendi. Nugget olarak sadece 1 markayı yiyor, babası başka marka almış, bizimki ağzına sürmesiyle "Bu benim yediğim nuggettan değil, ben yemem" demezmi? Çevrede böyle çocuklar vardı ve ben hep "Çocuk ne bilsin o marka, bu marka, şımarıklıktandır" diyordum, aynı şeyi ben yaşıyorum. Babaannesi geldi ve peynirli pide ve lahmacun yaptırmış, onu getirdi. Tabii o pide taş fırında piştiğinden, üzerinde siyah odun tozu mu desem bilmem, birşeyler olunca hatun Babaanneyi üzmemek için "Babaannecim, ben senin lahmacunlarını daha çok seviyorum, onları yedim" dedi.
Büyüklerle yetiştiği için nezaket kurallarını uyguluyor, halam öldüğünde abim telefonda haberi verdi. Zaten uzun süredir çok hasta olduğundan bekliyorduk bu haberi. Ben "Ya, halam mı?" deyip anneme "Anne, halam ölmüş" deyince, bana sarıldı ve "Başın sağolsun annecim" dedi. Sonra ablamı ve abimi arayıp onlara da başsağlığı diledi. Banyo yapınca "Sıhhatler olsun" deriz, o da bize der. Uyumaya giderken "Allah rahatlık versin" deriz, o da bize der. Okula yollarken "Allah zihin açıklığı versin" deriz, o da teşekkür eder.
Kim nazını çeker, çok iyi bilir. Her gün Teyzesini arar "-Günaydın, iyi günler, iyi akşamlar- hangisi ise-Teyzecim nasılsın" diye muhakkak hatır sorar. Zerrası'nı da öyle arar, olmadı f.b'dan görüntülü konuşur. İstediği neyse onlara anlatır ve çeşitli bahanelerle aldırır.Biz evde çok sarılan, öpüşen, ses yükseltmeden konuşan bir aileyiz. O da sarılmalara doyamaz, gelir sarılır ve "Annecim, saçımı okşar mısın? Beni sever misin?"diye kedilik yapar.
Tatilde öğretmenini özler, resimlerine bakar. "5.sınıf olunca ben öğretmenimi nasıl göreceğim?" diye kederlenir.
Romantik veya duygusal filmlerde ağlar, genelde göz yaşı hazırda bekler, hemen çeşmeyi açar.
Sürekli bir onaylanma isteği vardır. "Anne , bu kıyafet bana yakıştı mı?" "Anne, yazım güzel mi?" Sürekli bir "Anne"demesi vardır, bazen kızsam da sonra ona sahip olabilmek için neler çektiğimizi hatırlayıp, Allah'a bana Anne diyen, sağlıklı bir evlat verdiği için milyon kez şükrederim.
Bir de sürekli bir "Ben yapamam" ya da "Bilmem kim gibi çizemiyorum" şikayeti vardır. Hemen morali bozulur. Halbuki hep "Sen yaparsın, herkesin farklı alanlarda yeteneği var, senden çok kitap okuyan kimse yok" gibi pohpohlamalar yaparım ama demek ki ilk önce olumsuz düşünmek huyunu benden almış. Örneğin; 4. sınıfta din dersi var denilince panik halinde ağladı. "Ben bu şeyleri ezberleyemem, çok unutkanım biliyorsun, ya öğretmen bana kızarsa" diye salya sümük oldu. Daha ilk duayı beraber ezberleyince bu korkusu bitti.
Bilgisayar mezvusunda ise canavar. Tüm arkadaşlarının 2.sınıftan beri i pad ya da tableti var, bize de yoğun baskı yaptı ama 4. sınıfı takdirle geçerse alacağımızı söyledik. Ne kadar geç, o kadar iyi. Biriktirdiği harçlıklarla mp4 aldık, kuzenine giderse de orada oynuyor. Ama bilgisayar onun için vazgeçilmez. Hem youtube'dan müzik açıyor, hem oyun oynuyor, hemde youtube'dan oynadığı oyunları anlatan videoları izliyor. Kitap dışında muhakkak tv ve telefonla haşır neşir. Benim telefon "akıllı" olmadığından babasının telefonu ile oynuyor. Ancak bahçeye çağrıldı mı hepsi bitiyor. Yaz gelse de bahçe sezonu açılsa..
Bunlar bastondan evvelki resimler
Bu da öteki kuşumuz Aşkım ölünce aldığımız "Zühtü". Benim çocukluk zamanımda "Ben sana yandım Zühtü"diye bir türkü vardı. Alt komşumuz Esin Teyzeninde aynı bu kuştan vardı ve adı da Zühtü'ydü. 80'lerdeki sağ-sol olaylarında annemin evinin altında Akba.nk olduğundan bankayı yaktılar, biz kendimizi zor kurtarmıştık. Annem "Altınlarım-halılarım" diye ağlarken ki öyle çok altını falan yoktu, Esin Teyze'de histerik şekilde "Gülnaz kız, Zühtü yandı içerde" diyordu. Adı burdan geldi.
Bunlarda baba-kızın ne kadar benzediklerine bir başka kanıt. Cl.ash of Titan mı ne oynuyorlarmış, İdil "Saldır baba o köye"diye gazlamaya çalışırken babası bilmem kaç altın yoksa boşuna saldırmamak gerektiği konusunda taktiksel bilgiler veriyordu.
Bunlarda Anneannenin yatmadığı ve hevesle torunuyla balon oynadığı, kankası ile ve Annemin kullandığı tabirle "Sefa P.zvengi" İdil. Bir masada, kuru sandalyede, sehpa üstünde bilgisayar kullanırken bu zottik işte böyle yaylım yaylım yayılarak bilgisayar kullanmaktadır.
Rabbim hepimizin evlatlarını iyilerle, iyiliklerle, hayırlı işlerle karşılaştırsın. Onlar sağlıklı olsun, bize yeter.
27 Şubat 2016 Cumartesi
Tembel bloggerden güncelleme
Google amca şifredeki hatamdan dolayı hesabımı erişilemez hale getirdi, belge istedi,yolladım, inceledi ve sorun çözüldü.
Bu zorunlu arada sağlık durumu ne halde derseniz, halaven tedavisi bitti, 15 gün bekledikten sonra pet ct çekimi yapıldı, eski kanserli odaklar temizlenmiş -iyi haber - ama bu illet beni bırakmış mı? Hayırrr!
Sevdi diyorum anacım bu illet beni! Ayrılmak istiyorum ama peşimi bırakmayan eski sapık koca mübarek! Şimdi de akciğerde başka yer bulmuş kendine!
Doktor halaven'e devam dedi, 3 ay daha ama vücut kaldıracak gibi değil...
Bir önceki Halaven tedavisi biteli tam 1 ay oldu, yan etkilerden sadece gece 3 kez kıyafet değiştirmeme neden olan terleme bitti. Parmak uçlarındaki hissizlik halen devam ediyor ama beni en çok zorlayan ayaklardaki, daha doğrusu baldırlardaki hissizlik. Normal yürüyemiyorum, adımımı dışa basan palyaço gibi atabiliyorum. Ama en beteri merdivenler, inmek gene neyse ama çıkmak yanlız başıma mümkün değil. Gene bir hastane dönüşü apartman kapısında ayağımı boşa atmam sebebiyle diz üstü yere çöktüm. Mümkün değil kalkamadım, Derviş apartman görevlimizi çağırdı, evdeki yardımcı hanımla 3 kişi zor kaldırdılar.
Bu olaydan sonra 3 ayaklı baston aldık.
En azından benim için bir destek oluyor. Bir elde baston bir tarafta Derviş, bir şekilde çıkıyorum merdivenleri...
İdil bastona anneannesinden alışkın olsa da başta bendeki bastonu yadırgadı. Sonra bana destek olmak için Dervişin görevini almaya çalıştı ama tabii olmadı.
Aylar sonra bir akşam dışarı - merdiveni olmayan- yemeğe gittiğimizde, garsonlar ayağımı kırık zannedince hepsi "geçmiş olsun abla" dediler ve İdil'de, ben de rahatladık.
Sonra bir hafta sonu arkadaşı doğum günü yaptı, ben acaba çocuklar beni bastonlu görür de İdil'le birşey derler mi diye düşünürken, onlardan da ses çıkmayınca her ikimizde rahatladık.
İnsanlar bastonu görünce - hastanede bile- şöyle uzun uzun bir bakıyorlar. İnsan kendini rahatsız hissediyor... Alışmak lazım.. Son durum bu. Rabbim nerde hasta varsa hayırlı şifalar versin hepimize.
Bu zorunlu arada sağlık durumu ne halde derseniz, halaven tedavisi bitti, 15 gün bekledikten sonra pet ct çekimi yapıldı, eski kanserli odaklar temizlenmiş -iyi haber - ama bu illet beni bırakmış mı? Hayırrr!
Sevdi diyorum anacım bu illet beni! Ayrılmak istiyorum ama peşimi bırakmayan eski sapık koca mübarek! Şimdi de akciğerde başka yer bulmuş kendine!
Doktor halaven'e devam dedi, 3 ay daha ama vücut kaldıracak gibi değil...
Bir önceki Halaven tedavisi biteli tam 1 ay oldu, yan etkilerden sadece gece 3 kez kıyafet değiştirmeme neden olan terleme bitti. Parmak uçlarındaki hissizlik halen devam ediyor ama beni en çok zorlayan ayaklardaki, daha doğrusu baldırlardaki hissizlik. Normal yürüyemiyorum, adımımı dışa basan palyaço gibi atabiliyorum. Ama en beteri merdivenler, inmek gene neyse ama çıkmak yanlız başıma mümkün değil. Gene bir hastane dönüşü apartman kapısında ayağımı boşa atmam sebebiyle diz üstü yere çöktüm. Mümkün değil kalkamadım, Derviş apartman görevlimizi çağırdı, evdeki yardımcı hanımla 3 kişi zor kaldırdılar.
Bu olaydan sonra 3 ayaklı baston aldık.
En azından benim için bir destek oluyor. Bir elde baston bir tarafta Derviş, bir şekilde çıkıyorum merdivenleri...
İdil bastona anneannesinden alışkın olsa da başta bendeki bastonu yadırgadı. Sonra bana destek olmak için Dervişin görevini almaya çalıştı ama tabii olmadı.
Aylar sonra bir akşam dışarı - merdiveni olmayan- yemeğe gittiğimizde, garsonlar ayağımı kırık zannedince hepsi "geçmiş olsun abla" dediler ve İdil'de, ben de rahatladık.
Sonra bir hafta sonu arkadaşı doğum günü yaptı, ben acaba çocuklar beni bastonlu görür de İdil'le birşey derler mi diye düşünürken, onlardan da ses çıkmayınca her ikimizde rahatladık.
İnsanlar bastonu görünce - hastanede bile- şöyle uzun uzun bir bakıyorlar. İnsan kendini rahatsız hissediyor... Alışmak lazım.. Son durum bu. Rabbim nerde hasta varsa hayırlı şifalar versin hepimize.
22 Ocak 2016 Cuma
İlk takdirimiz
Yine gururlandırdı beni kara kuzum. 4.sınıfın ilk döneminde ilk takdir belgesini aldı, büyük sevinçle bize gösterdi. Başarın daim olsun canım kızım.Darısı Cambridge'lere inşallah.
21 Ocak 2016 Perşembe
Hasta tipleri,refakatçi tipleri ve hasta psikolojisi
Ben 32 yaşımdan beri , yani tam 16 yıldır kanserle cebelleşiyorum. İlk hastalığımda -meme ca- sadece tek memede kanser vardı, ablam meleğim 1 yıl önce kansere - o da meme ca- yakalanmıştı, az çok başıma neler gelecek biliyorum sandım.
Tabii insanın ailesinden, kanından, canından biri bile olsa, bir başkasının hastalığına bakışı ile kendi hastalığına bakışı çok farklı. Ama en büyük şansım arkamda kapı gibi Dervişim ve ailem -annem ve babama söylememiştik- vardı. Öyle çok ağlanmadım, tabii ki arada ağladım, sızlandım ama "ben hastayım, ölüyorum" havasına hiç girmedim.
Ailem de ah vah etmediğinden, gırgır, şamata geçti günler.
Tam 9 yıl problemsizdi. 2008'de salakça bir kararla karından doku alınıp meme yaptırmak istedim, 2.ameliyatta kullanacakları karın kasında desmoid tümor çıkınca kası aynen yerine dikmişler, meme olmadığı gibi karnım da sanki Jaws ısırmış gibi. O ameliyatlarda tiroit fonksiyon bozukluğu çıktı, takip ettirin dediler ve 1 yıl sonra tiroid ca çıktı. Ameliyat, atom tedavisi, 1 ay bir odada kimseyle temas etmeden yaşadım vs. Sonra 2013'te yıllık kontrolde diğer memede kanser bulundu. Yanlız bu sefer kemik ve karaciğere de sıçradı, o günden beri 6 ayda bir, 3 ay süren kemoterapileri oluyorum. Dünya kadar vitamin ve bağışıklığı destekleyen ilaç almama rağmen artık vücut iflasın eşiğinde Kemoterapiler sırasında bir sürü kanser hastası ile karşılaşıyorum. Ben hem hasta yakını, hemde hasta olarak olaylara daha farklı bakıyorum. Kanser hastalarını incelerken bir kaç farklı hasta tipiyle karşılaştım. Şimdi sizlere anlatayım, belki çevresinde böyle hastalar ya da hasta yakınları vardır da faydalanırlar.
1.Tip - Vur hasta yakınına
Bu hastalar sanki hastalık, hasta yakınının suçuymuş gibi hasta yakınının burnundan getirir. Misal ayağını koltukta uzatmak ister. Ya hali yoktur ya da eziyet olsun diye hasta yakınını çağırır. Genelde eşleridir. Hasta yakını gelir, ayağı yavaşça kaldırır, o anda "ayyyy canımı çıkardın geri zekalı" diye hem hakaret eder, hem bağırır. Bu arada, ara sıra inler. 2 dakika geçer ,tekrar yakınını çağırır, "sırtıma yastık koy, battaniye getir" gibi aslında hemşirelere söylese yapılacak şeyleri eziyet olsun diye yakınına yaptırır. Tedaviye gelen bir adam karısına mütemadiyen küfür edip bu şekilde davrandığı için hemşirelerden fırça yedi ve "bir daha bu kadına böyle davranırsan seni tedaviye almayacağız" tehdidiyle biraz sakinledi.
2.Tip hasta - İnim inim
Bu hastalar hiç durmaksızın inler, kemoterapi odasına hasta dışında kişi alınmadığı halde o , türlü bahanelerle yakının odaya ister. Ya gazete ile kendini serinletmesini- ki klima çalışmaktadır- ya ayaklarını ovmasını ya da sadece başında durmasını ister. Bu arada inlemesi, ay'ı ,oy'u bitmez. Bu tarz bir hasta kızına tam 20 dakika kendini serinlettirdi, sonra hemşireler uyarıp, yakınını dışarı çıkarınca horul horul uyudu. Yani sıkıntısı olan insan kolay kolay uyuyamaz ama o horul horul uyuyabildi.
3. Herşeyi bilen
Bu hasta kendi çapında doktor olmuştur ve her şeye karışmayı görev sayar. Misal, tümoru ne tiptir, derecesi kaçtır, bilmem ne tahlili ne sonuç vermiştir, tüm kan tahlillerini bilir ve başkalarınınkini de yorumlar. Serumların hangi hızda verilmesi gerektiğini o belirler, tüm tedaviden sonra damarları temizlesin diye takılan boş serumu herkese 100 mg ise o kendine takılacak serumu 1000 gr ister ki ona göre ilaçlar vücuttan çabuk atılsın.
Bu tarz bir hanım, tümor derecemi hatırlamadığımı söylediğimde, bana "nasıl yani, insan bu kadar önemli bilgiyi nasıl aklında tutmaz,başka işiniz yok ki" diye nerdeyse beni dövecekti. Ayrıca bir başka gün, başka bir hastayla tatlı muhabbeti yaparken sinirle bize dönüp "meyve bile yemeyeceksiniz, şekeri unutun, yoksa ölürsünüz" deyip kendi tarafına döndü.
4. Dünya dönüyor
Sanırım ben bu guruptanım. Ne tümor tipimi,ne bu tarz medikal meseleleri aklımda tutmuyorum. Tedaviyi ve kontrolleri harfiyen yerine getiriyorum ama böyle gereksiz bilgiyle kendimi yemiyorum. Tümor o tip olsa ne, bu tip olsa ne. Tedavi -maalesef- bizde aynı. Meme ca mısın, ver Taxol, alerji yaparsa Taxoter. Oysa yurt dışında alınan tümor ayrıntılı olarak incelenip, sizin tümorünüz hangi ilaca reaksiyon veriyorsa, o ilaç size veriliyor.Yani her meme ca'ya daya Taxol yok. Bu tahlil ABD'de 11.000 tl'ye yapılıyormuş, ilgilenen olursa.Serumu miktarı çok alsan orda 2 saat fazladan oturacaksın. Evde bol su iç, aynı işi görüyor.
Hasta yakını tipleri
1. Hayattan bezmiş
Maalesef benim kızımda bu tip! Hemen demoralize olur, yaş gözünde hazırdır, çok çekmiştir, ondan fazla kendini paralayan yoktur.
Kan verme seanslarında böyle bir anne-kıza denk geldik. Hasta anne nasıl şeker, hiç eziyeti yok bakana. Kendi işini kendi hallediyor, yastığını kendi düzeltiyor, yemeğini kendi yiyor. Kızı ise annesinin yatağına oturmuş- ki karşı yatak boş, oraya otursa annesi de yatağında rahat etse- mır mır mır kadını yedi. "Ben burda çok yalnız kaldım, aşağıya inip bir çay içemiyorum - ki kantinden odalara servis var-günlerdir burda hastane havası alıyorum -ki o gün 2. günleriymiş- moralim bozuk. Sakın kardeşimi arama! Sonra bana trip atıyor, ondan da bıktım, hem işe yaramaz hem konuşur" diye bir de annesine ağlamaz mı ?
Annesi "kızım sen git hava al, birşey oldu mu hemşirelere söylerim" dedi. Kızı odadan çıkınca öteki kızını aradı "Ablan çok fena oldu kızım, morali bozuldu, biraz da sen gelsen olur mu?"dedi. Öteki kızı herhalde "tamam" dedi. Sonra anneye kolonoskopi çekilmek için aşağı indirdiler. Bu arada morali bozuk olan kızı odaya gelip telefonda oyun oynadı ve "annem nerde" diye sormadı bile. Biz söyledik "hee tamam" dedi. Annesi 40 dk sonra yarı uyur yarı uyanık geldi. Kadıncağızın ağzından tek şikayet çıkmadı ama kızı "ahhhh, aynı kolonoskopiyi bana devlet hastanesinde yaptılar. Bayıltmadılar da, bar bar bağırdım, sonra doktor bana kızdı "niye bağırıyorsun, sus" dedi, ayyy sustum ama çıkışta 3 gün kendime gelemedim, şuram şöyle ağrımıştı, şuram böyle sızlamıştı" diye annesine baygınlık verdi.
2. Aman ne var bunda
Bu tipler herşeyi hafife alır, aynısı bilmem kimin başına gelmiştir, kaç senedir yaşıyordur, sana birşey olmaz der. Ortamda buzdolabı hissi veren gereksiz espri yapar, hastayı sinire kestirir ama kendi çok eğlenmektedir. Bu tarz bir hasta yakını halasını getirmişti. Hala bugüne kadar evlenmemiş, doğum yapmamış,ameliyat olmamıştır. Köyden gelmiştir - asla aşağılama olarak söylemiyorum- çok saf ve çok tatlı bir teyzedir. Safra kesesinden taş alınacaktır. Teyze üstünde geceliği, başında yazması, altında uzun donu, yün çorapları ameliyata inmeyi beklemektedir. İlk kez ameliyat olacağından korkmaktadır.Yeğeni odaya girip halayı öyle görünce diğer akrabaları içeri çağırıp halayı gösterdi. "vışşş, kız o ne? Çılbanacan - soyunacan- bu nedir" diye kahkahayı basıverdi. Hala "kız niye, gezmeklik taşlı tülbentimi taktım, geceliğim yeni, neden çılbanam?" dedi. "Benim dudumu kimse görmedi bugüne dek, doktoramı gösterecem?"
Yeğeni "Yaw hala, kim ne yapsın senin buruşuk dudunu, onlar sana bakmaz" Odaya hastabakıcı girene kadar bu "dudu" muhabbeti devam etti. Hastabakıcı da teyzeye aşağıya sadece ameliyat önlüğü ve bonesi ile inilebileceğini, aksi takdirde üstündeki mikropların ameliyatta kendisine bulaşacağını söyledi. Hala "Yok anam, yok oğlum, bunlarda o şey yok, tertemiz yıkadım" dedi. Hastabakıcı "olmaz" dedi. Zor şer önlük giyildi, "tülbent bari kalsın" dedi, "yok bone takılacak" dendi, yazma çıktı, bone takıldı, önlüğü giydi, önü kapalı olduğundan içi rahatladı, hastabakıcıda "yok teyze doktorlar senin başka yerine bakmaz, nereyi ameliyat edecekseler sadece orayı açıyorlar" deyince iyice rahatladı. Ayağa kalkığında arkası açık önlükten poposu ortaya çıktı. Yeğen anıra anıra gülüp diğer akrabalara "aha halama bakın,bir daha göremezsiniz" diye dalga geçti.
3. Ben de doktor kadar bilirim
Bu hasta yakını da aynı herşeyi bilen hastanın, hasta yakını olanıdır. Allaha şükür bu ikisi ASLA bir araya gelmez, yoksa doktor, hemşire hiç biri çalışmazdı.
Hastasının tansiyonunu, kaç tür ilaç verileceğini, kaç saat süreceğini, hastanın oksijen seviyesini, şu ya da bu yan etkiyi neyle geçirebileceğini, kan tahlili sonuçlarını ezbere bilir. Hatta bekleme salonunda diğer hasta yakınlarını bu bilgilerle taçlandırır, teşhisi koyar, mümkün olsa tedaviyi de planlar ama mümkün olmaz. Öldür Allah hastayı bırakmaz, sanki hemşireler yoktur.
4. Ben bir sigara içip geleyim
Benim Dervişim bu tiptir. Ne zaman mühim bir şey olsa, mesela hastanede ameliyata gireceksin, nasıl yapıyorsa tam ameliyata indirilmeden 1 dk önce sigara içmeye iner. Ya da kan verecekken montumu kitabımı verecekken tuvaleti gelir. Kemoterapiye girerken galoşlarımı giydirir, çayımı ve açmamı getirir ve hop kantine iner. Ordakilerle kanka olmuştur, geyik muhabbeti yaparlar, birbirlerine Adnan Hocanın kediciklerinin fotoğraflarını gösterirler, hastanedeki hemşire ve hanım doktorların dedikodusunu yaparlar. Birşey istersem telefonla ararım o da getirir ama o arada onu hiç göremezsin.
Ya da hastanede yatıyorsundur, bu gene havalanır " gidip iki hemşire fantaaazisi yapayım" der doğru kantine. Alemdir alem. Allah başımdan eksik etmesin.
Gelelim hasta psikolojisine; insana en çok koyan o "muhtaç olma" durumu . Yemeğini bile kendin ısıtamıyorsun, suyunu alacak halin olmuyor bazen. Çekiniyorsun sürekli birşeyler istemekten.
Normalde hiç birşey yapamasam evime çok yakın LCW ve Polaris'i gezerdim. Ama şimdi hastane dışında evden çıkamıyorum, yoruluyorum, bazen dengemi kaybediyor ve düşecek gibi oluyorum. Ki bu benim gibi kemiğe sıçramalarda iyileşmeyen ya da çok geç iyileşen kırıklara neden oluyor. O yüzden de kendimi hiç zorlamıyorum. Eskiden iki elim kanda olsa İdil'i, Carrefour'a, sinemaya götürürdüm, şimdi babası ile akrobasi sirkine gönderiyorum, alışverişe gönderiyorum. Eskiden tartışıyorlar diye ben hep İdil'i götürürdüm, şimdi birbirlerini yesinler uğraşmıyorum. İdil habire bana "sen ne zaman iyileşeceksin" sorusunu soruyor, bu da bana vicdan azabı yaşatıyor. Cevabım yok çünkü, Allah bilir deyip, Allah'ı hastalıkla, kötülükle bağdaştırmasın diye uğraşıyorum.
Evde kafayı yememek için internete yapışıyorum, ondan da sıkılıyorum ama çare yok.
Hele ki hava güzelse içim gidiyor, dışarı çıkamadığım için darlanıyorum. Beni bir yere götür desem gittiğim yerde bir anda yatmak mecburiyeti doğuran birşey olduğundan hemen kalkıyoruz, o yüzden evden çıkmıyorum. Merdiven inmek ve çıkmak tek başıma mümkün değil, Derviş beni tutuyor ancak öyle gidebiliyorum. Bu da insanda "aciz olma" hissi yaratıyor. Hastalık eski ama beni hiç bu kadar düşürmemişti. O yüzden canım sıkkın. Karneyi almaya bile yarın babasıyla gidecek, çünkü o okulun 4 kat merdivenini ben çıkamam.
Geçecek diyorum ama her kontrolde başka şey çıkınca insanın moralini yüksek tutması zorlaşıyor. Asla şikayet etmiyorum, asla inlemiyorum, asla kimseyi bezdirmemeye çalışıyorum. 16 senedir birgün öf demeen, şikayet etmeden, güler yüzle, sürekli moral desteğiyle yanımda olan sevdiklerime bir de ben sıkıntı vermek istemiyorum.
Vaziyet bu işte.
Rabbim nerde şifa bekleyen hasta varsa, ona acil ve hayırlı şifalar nasip etsin.
Tabii insanın ailesinden, kanından, canından biri bile olsa, bir başkasının hastalığına bakışı ile kendi hastalığına bakışı çok farklı. Ama en büyük şansım arkamda kapı gibi Dervişim ve ailem -annem ve babama söylememiştik- vardı. Öyle çok ağlanmadım, tabii ki arada ağladım, sızlandım ama "ben hastayım, ölüyorum" havasına hiç girmedim.
Ailem de ah vah etmediğinden, gırgır, şamata geçti günler.
Tam 9 yıl problemsizdi. 2008'de salakça bir kararla karından doku alınıp meme yaptırmak istedim, 2.ameliyatta kullanacakları karın kasında desmoid tümor çıkınca kası aynen yerine dikmişler, meme olmadığı gibi karnım da sanki Jaws ısırmış gibi. O ameliyatlarda tiroit fonksiyon bozukluğu çıktı, takip ettirin dediler ve 1 yıl sonra tiroid ca çıktı. Ameliyat, atom tedavisi, 1 ay bir odada kimseyle temas etmeden yaşadım vs. Sonra 2013'te yıllık kontrolde diğer memede kanser bulundu. Yanlız bu sefer kemik ve karaciğere de sıçradı, o günden beri 6 ayda bir, 3 ay süren kemoterapileri oluyorum. Dünya kadar vitamin ve bağışıklığı destekleyen ilaç almama rağmen artık vücut iflasın eşiğinde Kemoterapiler sırasında bir sürü kanser hastası ile karşılaşıyorum. Ben hem hasta yakını, hemde hasta olarak olaylara daha farklı bakıyorum. Kanser hastalarını incelerken bir kaç farklı hasta tipiyle karşılaştım. Şimdi sizlere anlatayım, belki çevresinde böyle hastalar ya da hasta yakınları vardır da faydalanırlar.
1.Tip - Vur hasta yakınına
Bu hastalar sanki hastalık, hasta yakınının suçuymuş gibi hasta yakınının burnundan getirir. Misal ayağını koltukta uzatmak ister. Ya hali yoktur ya da eziyet olsun diye hasta yakınını çağırır. Genelde eşleridir. Hasta yakını gelir, ayağı yavaşça kaldırır, o anda "ayyyy canımı çıkardın geri zekalı" diye hem hakaret eder, hem bağırır. Bu arada, ara sıra inler. 2 dakika geçer ,tekrar yakınını çağırır, "sırtıma yastık koy, battaniye getir" gibi aslında hemşirelere söylese yapılacak şeyleri eziyet olsun diye yakınına yaptırır. Tedaviye gelen bir adam karısına mütemadiyen küfür edip bu şekilde davrandığı için hemşirelerden fırça yedi ve "bir daha bu kadına böyle davranırsan seni tedaviye almayacağız" tehdidiyle biraz sakinledi.
2.Tip hasta - İnim inim
Bu hastalar hiç durmaksızın inler, kemoterapi odasına hasta dışında kişi alınmadığı halde o , türlü bahanelerle yakının odaya ister. Ya gazete ile kendini serinletmesini- ki klima çalışmaktadır- ya ayaklarını ovmasını ya da sadece başında durmasını ister. Bu arada inlemesi, ay'ı ,oy'u bitmez. Bu tarz bir hasta kızına tam 20 dakika kendini serinlettirdi, sonra hemşireler uyarıp, yakınını dışarı çıkarınca horul horul uyudu. Yani sıkıntısı olan insan kolay kolay uyuyamaz ama o horul horul uyuyabildi.
3. Herşeyi bilen
Bu hasta kendi çapında doktor olmuştur ve her şeye karışmayı görev sayar. Misal, tümoru ne tiptir, derecesi kaçtır, bilmem ne tahlili ne sonuç vermiştir, tüm kan tahlillerini bilir ve başkalarınınkini de yorumlar. Serumların hangi hızda verilmesi gerektiğini o belirler, tüm tedaviden sonra damarları temizlesin diye takılan boş serumu herkese 100 mg ise o kendine takılacak serumu 1000 gr ister ki ona göre ilaçlar vücuttan çabuk atılsın.
Bu tarz bir hanım, tümor derecemi hatırlamadığımı söylediğimde, bana "nasıl yani, insan bu kadar önemli bilgiyi nasıl aklında tutmaz,başka işiniz yok ki" diye nerdeyse beni dövecekti. Ayrıca bir başka gün, başka bir hastayla tatlı muhabbeti yaparken sinirle bize dönüp "meyve bile yemeyeceksiniz, şekeri unutun, yoksa ölürsünüz" deyip kendi tarafına döndü.
4. Dünya dönüyor
Sanırım ben bu guruptanım. Ne tümor tipimi,ne bu tarz medikal meseleleri aklımda tutmuyorum. Tedaviyi ve kontrolleri harfiyen yerine getiriyorum ama böyle gereksiz bilgiyle kendimi yemiyorum. Tümor o tip olsa ne, bu tip olsa ne. Tedavi -maalesef- bizde aynı. Meme ca mısın, ver Taxol, alerji yaparsa Taxoter. Oysa yurt dışında alınan tümor ayrıntılı olarak incelenip, sizin tümorünüz hangi ilaca reaksiyon veriyorsa, o ilaç size veriliyor.Yani her meme ca'ya daya Taxol yok. Bu tahlil ABD'de 11.000 tl'ye yapılıyormuş, ilgilenen olursa.Serumu miktarı çok alsan orda 2 saat fazladan oturacaksın. Evde bol su iç, aynı işi görüyor.
Hasta yakını tipleri
1. Hayattan bezmiş
Maalesef benim kızımda bu tip! Hemen demoralize olur, yaş gözünde hazırdır, çok çekmiştir, ondan fazla kendini paralayan yoktur.
Kan verme seanslarında böyle bir anne-kıza denk geldik. Hasta anne nasıl şeker, hiç eziyeti yok bakana. Kendi işini kendi hallediyor, yastığını kendi düzeltiyor, yemeğini kendi yiyor. Kızı ise annesinin yatağına oturmuş- ki karşı yatak boş, oraya otursa annesi de yatağında rahat etse- mır mır mır kadını yedi. "Ben burda çok yalnız kaldım, aşağıya inip bir çay içemiyorum - ki kantinden odalara servis var-günlerdir burda hastane havası alıyorum -ki o gün 2. günleriymiş- moralim bozuk. Sakın kardeşimi arama! Sonra bana trip atıyor, ondan da bıktım, hem işe yaramaz hem konuşur" diye bir de annesine ağlamaz mı ?
Annesi "kızım sen git hava al, birşey oldu mu hemşirelere söylerim" dedi. Kızı odadan çıkınca öteki kızını aradı "Ablan çok fena oldu kızım, morali bozuldu, biraz da sen gelsen olur mu?"dedi. Öteki kızı herhalde "tamam" dedi. Sonra anneye kolonoskopi çekilmek için aşağı indirdiler. Bu arada morali bozuk olan kızı odaya gelip telefonda oyun oynadı ve "annem nerde" diye sormadı bile. Biz söyledik "hee tamam" dedi. Annesi 40 dk sonra yarı uyur yarı uyanık geldi. Kadıncağızın ağzından tek şikayet çıkmadı ama kızı "ahhhh, aynı kolonoskopiyi bana devlet hastanesinde yaptılar. Bayıltmadılar da, bar bar bağırdım, sonra doktor bana kızdı "niye bağırıyorsun, sus" dedi, ayyy sustum ama çıkışta 3 gün kendime gelemedim, şuram şöyle ağrımıştı, şuram böyle sızlamıştı" diye annesine baygınlık verdi.
2. Aman ne var bunda
Bu tipler herşeyi hafife alır, aynısı bilmem kimin başına gelmiştir, kaç senedir yaşıyordur, sana birşey olmaz der. Ortamda buzdolabı hissi veren gereksiz espri yapar, hastayı sinire kestirir ama kendi çok eğlenmektedir. Bu tarz bir hasta yakını halasını getirmişti. Hala bugüne kadar evlenmemiş, doğum yapmamış,ameliyat olmamıştır. Köyden gelmiştir - asla aşağılama olarak söylemiyorum- çok saf ve çok tatlı bir teyzedir. Safra kesesinden taş alınacaktır. Teyze üstünde geceliği, başında yazması, altında uzun donu, yün çorapları ameliyata inmeyi beklemektedir. İlk kez ameliyat olacağından korkmaktadır.Yeğeni odaya girip halayı öyle görünce diğer akrabaları içeri çağırıp halayı gösterdi. "vışşş, kız o ne? Çılbanacan - soyunacan- bu nedir" diye kahkahayı basıverdi. Hala "kız niye, gezmeklik taşlı tülbentimi taktım, geceliğim yeni, neden çılbanam?" dedi. "Benim dudumu kimse görmedi bugüne dek, doktoramı gösterecem?"
Yeğeni "Yaw hala, kim ne yapsın senin buruşuk dudunu, onlar sana bakmaz" Odaya hastabakıcı girene kadar bu "dudu" muhabbeti devam etti. Hastabakıcı da teyzeye aşağıya sadece ameliyat önlüğü ve bonesi ile inilebileceğini, aksi takdirde üstündeki mikropların ameliyatta kendisine bulaşacağını söyledi. Hala "Yok anam, yok oğlum, bunlarda o şey yok, tertemiz yıkadım" dedi. Hastabakıcı "olmaz" dedi. Zor şer önlük giyildi, "tülbent bari kalsın" dedi, "yok bone takılacak" dendi, yazma çıktı, bone takıldı, önlüğü giydi, önü kapalı olduğundan içi rahatladı, hastabakıcıda "yok teyze doktorlar senin başka yerine bakmaz, nereyi ameliyat edecekseler sadece orayı açıyorlar" deyince iyice rahatladı. Ayağa kalkığında arkası açık önlükten poposu ortaya çıktı. Yeğen anıra anıra gülüp diğer akrabalara "aha halama bakın,bir daha göremezsiniz" diye dalga geçti.
3. Ben de doktor kadar bilirim
Bu hasta yakını da aynı herşeyi bilen hastanın, hasta yakını olanıdır. Allaha şükür bu ikisi ASLA bir araya gelmez, yoksa doktor, hemşire hiç biri çalışmazdı.
Hastasının tansiyonunu, kaç tür ilaç verileceğini, kaç saat süreceğini, hastanın oksijen seviyesini, şu ya da bu yan etkiyi neyle geçirebileceğini, kan tahlili sonuçlarını ezbere bilir. Hatta bekleme salonunda diğer hasta yakınlarını bu bilgilerle taçlandırır, teşhisi koyar, mümkün olsa tedaviyi de planlar ama mümkün olmaz. Öldür Allah hastayı bırakmaz, sanki hemşireler yoktur.
4. Ben bir sigara içip geleyim
Benim Dervişim bu tiptir. Ne zaman mühim bir şey olsa, mesela hastanede ameliyata gireceksin, nasıl yapıyorsa tam ameliyata indirilmeden 1 dk önce sigara içmeye iner. Ya da kan verecekken montumu kitabımı verecekken tuvaleti gelir. Kemoterapiye girerken galoşlarımı giydirir, çayımı ve açmamı getirir ve hop kantine iner. Ordakilerle kanka olmuştur, geyik muhabbeti yaparlar, birbirlerine Adnan Hocanın kediciklerinin fotoğraflarını gösterirler, hastanedeki hemşire ve hanım doktorların dedikodusunu yaparlar. Birşey istersem telefonla ararım o da getirir ama o arada onu hiç göremezsin.
Ya da hastanede yatıyorsundur, bu gene havalanır " gidip iki hemşire fantaaazisi yapayım" der doğru kantine. Alemdir alem. Allah başımdan eksik etmesin.
Gelelim hasta psikolojisine; insana en çok koyan o "muhtaç olma" durumu . Yemeğini bile kendin ısıtamıyorsun, suyunu alacak halin olmuyor bazen. Çekiniyorsun sürekli birşeyler istemekten.
Normalde hiç birşey yapamasam evime çok yakın LCW ve Polaris'i gezerdim. Ama şimdi hastane dışında evden çıkamıyorum, yoruluyorum, bazen dengemi kaybediyor ve düşecek gibi oluyorum. Ki bu benim gibi kemiğe sıçramalarda iyileşmeyen ya da çok geç iyileşen kırıklara neden oluyor. O yüzden de kendimi hiç zorlamıyorum. Eskiden iki elim kanda olsa İdil'i, Carrefour'a, sinemaya götürürdüm, şimdi babası ile akrobasi sirkine gönderiyorum, alışverişe gönderiyorum. Eskiden tartışıyorlar diye ben hep İdil'i götürürdüm, şimdi birbirlerini yesinler uğraşmıyorum. İdil habire bana "sen ne zaman iyileşeceksin" sorusunu soruyor, bu da bana vicdan azabı yaşatıyor. Cevabım yok çünkü, Allah bilir deyip, Allah'ı hastalıkla, kötülükle bağdaştırmasın diye uğraşıyorum.
Evde kafayı yememek için internete yapışıyorum, ondan da sıkılıyorum ama çare yok.
Hele ki hava güzelse içim gidiyor, dışarı çıkamadığım için darlanıyorum. Beni bir yere götür desem gittiğim yerde bir anda yatmak mecburiyeti doğuran birşey olduğundan hemen kalkıyoruz, o yüzden evden çıkmıyorum. Merdiven inmek ve çıkmak tek başıma mümkün değil, Derviş beni tutuyor ancak öyle gidebiliyorum. Bu da insanda "aciz olma" hissi yaratıyor. Hastalık eski ama beni hiç bu kadar düşürmemişti. O yüzden canım sıkkın. Karneyi almaya bile yarın babasıyla gidecek, çünkü o okulun 4 kat merdivenini ben çıkamam.
Geçecek diyorum ama her kontrolde başka şey çıkınca insanın moralini yüksek tutması zorlaşıyor. Asla şikayet etmiyorum, asla inlemiyorum, asla kimseyi bezdirmemeye çalışıyorum. 16 senedir birgün öf demeen, şikayet etmeden, güler yüzle, sürekli moral desteğiyle yanımda olan sevdiklerime bir de ben sıkıntı vermek istemiyorum.
Vaziyet bu işte.
Rabbim nerde şifa bekleyen hasta varsa, ona acil ve hayırlı şifalar nasip etsin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















